Bakın… Bugün size bir hikâye anlatacağım.
Ama gerçek bir hikaye.
Bir ülkenin nasıl çürüdüğünün hikâyesini…
Bir ülkenin, en tepesinden en dibine kadar nasıl sahtekârlıkla dolduğunun hikâyesini.
Ama bu hikâyeyi dinlerken sakın şaşırmayın. Çünkü bu ülkede artık hiçbir sahtekârlık şaşırtıcı değil.
Şaşırtıcı olan tek şey, toplumun bir kesimi olarak hâlâ bu sahtekârlıklara alışmamış olmamız.
Evet, bugün diploma skandalını konuşacağız. Ama bu, sadece diplomalarla ilgili bir mesele değil. Bu, bir ülkenin çürüyen ahlakının, biten adaletinin, çiğnenen liyakatinin meselesi.
400 sahte profesör, 400 sahte doçent, yüzlerce sahte mühendis, sahte öğretmen…
Parayı veren herkesin üniversite mezunu olduğu bir ülke burası artık.
Üniversiteler ilim yuvası değil, diploma borsası olmuş. Yeter ki paran olsun, yeter ki bağlantın olsun, yeter ki cesur ol.
Ama… bu cesareti nereden alıyorlar biliyor musunuz?
Bu ülkenin tepesine bakıyorlar… Ve diyorlar ki:
“En tepedekinin bile diploması sahte… Ben niye yıllarca dirsek çürütüp ders çalışayım?”
Bu ülkede balık baştan kokuyor. En tepedeki kokuyor, aşağıya doğru bütün ülkeyi çürütüyor.
Şimdi rakamları söyleyeyim size…
Resmi soruşturmalara göre 400 kişi sahte profesör olmuş.
Üniversitelerde ders veriyorlar, unvanları var, maaş alıyorlar.
Ama bu insanlar o sıralardan bile geçmemiş. Üniversiteye uğramamış. Parayı vermiş, sisteme yazılmış, diploması hazır.
Ama sadece onlar değil. Hukuk mezunu olmayan avukatlar, mühendislik okumayan mühendisler, öğretmenlik okumayan öğretmenler…
Yüzlerce sahte diplomalı kamuya sızmış.
Hatta depremde ölen insanların kayıtları bile kullanılmış, mezuniyetleri “boşta kaldı” diye başkalarına satılmış.
Evet, yanlış duymadınız… Ölünün bile diploması satılmış bu ülkede!
Bu sahte diplomaların fiyatı ne kadar mı?
100 bin lira, 400 bin lira, bazıları 2 buçuk milyon lira…
Piyasası böyle.
Bir diploma için milyonlar ödenmiş! Ve bu sahtekâr düzen, devletin resmi kayıtlarında bile “gerçek” gibi görünmüş.
Çünkü bu bir çete işi değil, bu bir düzen işi.
Devletin içindeki bir düzenek, bir sistem kurulmuş.
Elektronik imzalar çalınmış, öğrenci bilgi sistemleri hacklenmiş, e-Devlet’te mezun görünür hale getirilmiş.
Ama dediğim gibi bu bir çete işi değil, bir düzen işi.
Korkuşmuş, çürümüş bir düzen işi.
Söyler misiniz bana bu Sahte profesörler uluslararası tek bir makalesi olmadan nasıl üniversitelere kabul edilmiş olabilir? Elindeki sahte diploma da yetmez. Yani yetmemeli.
Bunun tek bir cevabı var. O da sistemin liyakatsizliğe göz yumması.
Bu sahte profesörleri uluslararası tek bir makalesi olmadan akademik kadroya alan üniversite yönetimlerinin varlığı.
Yıllarca iktidar “bizden olanı kayırırız” dedi, gerçekten başarılı olanı değil, sadakat göstereni ödüllendirdi.
15 temmuz sonrası Üniversitelerden yüzlerce akademisyen atıldı.
Yerlerinin doldurulması gerekiyordu.
İşte bu sahtekarlarla, rejime sadık kifayetsizlerle üniversiteler dolduruldu.
Sonra da binanın tepesinden F16 ya kafa atanları anlatan profesörler türedi.
İşte bugün gelinen noktada, üniversite diplomaları bile sadakat ve para karşılığında dağıtılıyor.
Bu ülkede emeğiyle, alın teriyle diploma alan gençler bugün haksızlığa uğradıkları bir düzenin içinde nefes almaya çalışıyor.
Onlar yıllarca sınavlarda ter dökerken, birileri bilgisayar başında tek bir tıklamayla mezun olmuş.
Ve bu işten kimler faydalanmış?
Bunun cevabı net ve çok kısa.
Kimin parası, kimin gücü varsa.
Bu ülkede parası olmayanın eğitimi de yok, hakkı da yok, adaleti de yok.
Ama parası olan her şeyi satın alabiliyor.
Bilgi yok ama diplomalar var. Liyakat yok ama unvanlar var.
Bu ülkenin gençleri sabaha kadar ders çalışırken, birileri gece yarısı bilgisayarda birkaç tuşa basarak profesör olmuş!
Ama bakın, bütün bunlar tesadüf değil. Bu cesareti onlara veren bir şey var. Bu cesareti onlara veren bir isim var.
İşte asıl mesele bu.
Yıllar önce Türkiye’nin en tepesindeki ismin yani erdoğanın diploması tartışıldı.
Sahtekarlık belgeleri ile ortaya kondu.
Hatta bu sahtekarlık ile alakalı milyonlarca izlenen video yaptım.
Sahtekarlığı delilleri ile ortaya koydum.
Bu iddalar karşısında erdoğanın yapması gereken tek bir şey vardı.
diplomasının aslını göstermesi.
Gösterse bu tartışma biterdi.
Ama gösteremedi.
İmamhatipden arkadaşları ve fotoğrafları vardı ama üniversiteden bir tane arkadaşı ve fotoğrafı yoktu.
Ama işin gerçeği şuydu.
Bir tanıdığının diplomasının üzerinde oynama yapılmıştı.
isim değiştirilmiş, sonra diplomanın fotokopisi alınmış, notere götürülmüş, “aslı gibidir” damgası vurdurmuştu.
Ve bu belge, Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesindeki koltuğu doldurdu.
Meydanlar diplomasız erdoğan sloganları inlerken, sahtekarlık ortadayken hiç bir savcı soruşturma açmadı.
Muhalefet bile diplomasız demekle kaldı, üzerine gitmedi.
Çünkü o kişi, hukukun üstündeydi. O kişi, bu ülkede istediğini yapabilecek güçteydi.
Ve işte o gün, bu ülkenin bütün düzeni çöktü.
Çünkü o gün, en tepedeki sahtekârlık meşrulaştı.
O gün, diploma kazanılmaz, ayarlanır hale geldi.
Ve bu sadece bir belgenin sahteciliği değildi; bir rejimin, bir iktidar anlayışının simgesiydi.
Devletin tepesinde bir yalan yükselirse, o yalan sadece orada kalmaz.
Okullara iner, kurumlara iner, vatandaşın zihnine iner.
İnsanlar “hukuk işlemez, ahlak işe yaramaz” der ve herkes sahtekârlığı normal görmeye başlar. Türkiye’de işte tam da bu oldu.
Öyle olunca da toplumun bir kesimi erdoğan için işte tam bizden biri demeye başladı.
Ve yıllar sonra bugün, geldiğimiz nokta.
400 sahte profesör… 400 sahte unvan…
Çünkü yukarıdan aşağıya yayılan bir mesaj vardı:
“Gerçek olmak zorunda değilsin. Hak etmek zorunda değilsin. Sadece güçlü ol, sadece bağlantılı ol, sadece paran olsun… Ve her şey mümkün olsun.”
İşte bu düzenin adı sahtekârlık düzenidir.
İşte bu düzenin kaynağı tepedeki sahte diplomasızdır.
Bu ülkede yüzlerce sahte profesör varmış, biliyoruz.
Ama şunu asla unutmayın: En sahte diploma en tepededir.
Orada duruyor, yıllardır bu ülkenin geleceğini çürütüyor.
O diploma sahte olduğu gün, bu ülkenin adaleti, liyakati, ahlakı da sahte hale geldi.
Ve bugün yaşadığımız her adaletsizlik, her liyakatsizlik, her yozlaşma, o sahte belgenin mirasıdır.
O belgeyle bu ülkeye şu mesaj verildi:
“Hak etmenize gerek yok, yeter ki iktidara yakın olun, yeter ki birilerini ikna edin.” Bu mesaj yüzünden bu ülkede artık hiçbir başarıya güvenilmiyor, hiçbir unvana inanılmıyor. Çünkü herkes biliyor: Bu ülkede diploma bile gerçek değil.
Bir ülke, başındaki liderin yalanıyla yönetiliyorsa, o ülke sahtekârlığa batmaya mahkûmdur.
Çünkü örnek oradadır. Çünkü çürüme oradadır. Ve çünkü balık baştan kokar.
Bizim balığımız yıllar önce çürüdü.
Bugün kokusunu hepimiz duyuyoruz. Sarayından ülkenin her yerine, hatta dünyanın dört bir tarafına ulaşıyor artık.
Ve bu kokunun üstünü hiçbir “aslı gibidir” mührü, hiçbir sahte belge örtemez artık.
Şimdi soru şu: Bu kokuyu temizlemeye cesareti olan bir ülke miyiz, yoksa sahtekârlığın kader olduğuna inandırılmış bir ülke mi?
Bu sorunun cevabı, bu ülkede diplomanın tekrar hak ederek kazanılıp kazanılmayacağını da belirleyecek.
Ama şunu unutmayın… Gerçekleri susturabilirsiniz, belgeleri saklayabilirsiniz, dosyaları kapatabilirsiniz…
Ama bir ülkenin kokusunu gizleyemezsiniz.
Ve bugün Türkiye’de, balığın kokusu artık bütün dünyayı sardı.
En tepeden başlayarak aşağıya doğru sahte diplomalıların, ehil olanlar değil rejime sadık olanların ülkesi oldukça, bu ülkenin hiçbir umudu gerçek olmayacak.”
VİDEO HALİ https://youtu.be/7QnHg6PQM78