Devletin en mahrem sırları PKK’nın eline geçiyor,
MİT’in tepe yöneticileri konuşturuluyor, medya ise “başarılı operasyon” masalı anlatıyor.
Bir yanda sekiz yıl boyunca PKK’nın elinde kalan iki MİT daire başkanının hikâyesi…
Diğer yanda 15 Temmuz’dan altı ay önce MİT’e teslim edilen, ama kimsenin konuşmaya cesaret edemediği o CD…
Yani 15 temmuz senaryosunu çöpe atacak 15 temmuzun kara kutusu cd
İki mit elemanının kumpastaki gizemli rolü.
İşte bugün bu iki konuyu ele alacağım.
Haydi şimdi İlkinden başlayalım
Saray’ın yeminli kalemi Abdülkadir Selvi, yine sahnede.
Yazmış: “MİT, PKK’nın elindeki biri şehit, iki görevlisini gizli bir operasyonla getirdi.”
Gerçek şu: PKK bu iki üst düzey mit elemanını birinin cenazesi olmak üzere süreç vesilesi ile teslim etti.
Selvinin bahsettiği iki mit görevlesi MİT’in en tepedeki iki yöneticisi, Erhan Pekçetin ve Aydın Günel di. Ve tam sekiz yıl boyunca PKK’nın elindeydiler.
Cemaat kaçırmalarında öğretmenleri memurları kaçırmasını iyi bilen mit bu iki üst düzey elemanının pkknın elinde kaçıramamıştı.
Erhan Pekçetin ve Aydın Günel, 4 Ağustos 2017’de, Irak’ın kuzeyinde PKK tarafından alındılar.
Sıradan mit elemanları değillerdi.
Yurtdışı Etnik Bölücü Faaliyetler Başkanı, diğeri MİT İnsan Kaynakları Daire Başkanıydı.
Dönemin mit müsteşarı hakan fidanın biri sağ kolu diğeri sol koluydu.
Mit bu iki önemli ismi örgüte kaptırmıştı.
Bu tarihe kadar benzeri görülmemiş büyük bir skandaldı.
Daire başkanı seviyesinde iki isim pkknın eline geçmişti. Çok şey biliyorlardı.
PKK bu iki ismi kameralar eşliğinde konuşturdu.
Paris cinayeti, Gülen Cemaati kaçırmaları, MİT’in medya operasyonları, içerideki ajanlar…ve 15 Temmuz
Ne varsa anlattırdılar.
Örgüt 15 Temmuz dışında anlattıklarını ekrandan yayınladı.
Ama nedense 15 Temmuzun arka planı konusunda anlattıklarını yayınlamadılar.
Tabii 15 Temmuz konusu pkk nın elinde önemli bir kozdu.
Anlattıkları arasında PKK içine sızmış MİT elemanları da vardı.
İsim verdiler.
Yer verdiler.
Ajanlar deşifre oldu, derhal infaz edildiler.
Ve sonra, Paris Cinayeti…
2013’te Fransa’nın başkentinde pkk yöneticisi 3 Kürt kadın vurulmuştu.
O olayın MİT’le bağlantısı hep konuşuldu.
Ama şimdi konuşanlar bizzat MİT’in yöneticileriydi.
Aydın Günel, cinayeti işleyen elemanı tanıyordu.
Çalıştığı birimde elemanlardan sorumlu olduğu için Paris cinayetini işleyen elemanı da biliyordu. Ne biliyorsa anlatmıştı.
Nasıl planlandı, kim görevlendirdi, nasıl iz bırakmadan yürütüldü…
Ama asıl bomba, medya konusunda patladı.
Erhan Pekçetin, MİT’in medya ilişkilerini detayları ile anlattı.
Neler anlatmış bir bakalım.
“Nuh Yılmaz, neredeyse her gün gazetecilerle görüşüp haber yaptırıyordu.
Star ve Milliyet’e özel bilgi servis edilirdi.
Hande Fırat ile doğrudan ilişkileri vardı.
Çetiner Çetin, bizim hedefimizdi; meğer İstihbarat Karşı Koyma Başkanlığı’na bağlıymış.
Sabah gazetesinde A. Küçükkaya mıydı, Başak mıydı…
Star ve Sabah üzerinden manipülasyon çok kolaydı.
Cem Küçük, Çok üst profilde konuşmaları olan, boş ama sallaması güçlü olan bir kişi. Bunlar da alttan birileri bilgileri üflüyor ki o da çıkıp silahşörlük yapıyordu.
Twitter üzerinden dezenformasyon, algı operasyonları yapılıyordu.
Haberin hangi gazeteciyle servis edileceğine Erdoğan ile Hakan Fidan karar verirdi.
Hande Fırat’a bir haber ver, manşetten yaysın. Küçük muhabire güvenme, mesaj boşa gider.”
Kafa bulandırıcı, hedef yapıda soru işareti bırakan, kafaları bulandıran, acaba dedirten, onları inandıkları ideolojiden uzaklaştırabilecek dezenfermasyona yönelten yapılar var.
Twiter üzerinden bu çok yapılıyor. Özellikle Twitter üzerinden yalan yanlış bilgilerle kafa karıştıran bir merkez var.
Bu açıklamayı bugün cemaat haberleri üzerinden düşünün.
“Vay vay vay ne itiraflar ama.
Peki sonra ne oldu?
PKK’nın elindeki bu iki MİT’çi, bir gün ansızın bırakılmadı.
Teslim edildi.
Birlikte değil…
Biri sağ, biri ölü.
Aydın Günel hastalanmıştı.
PKK’nın ifadesine göre, ölüm süreci kayıt altındaydı.
Yani, öldürmedik demek istiyorlardı.
Ve Türkiye, o cenazeyi aldı.
31 Temmuz 2025’te, saat 16.00’da Cebeci Asri Mezarlığı’na gömüldü.
MİT Başkanı İbrahim Kalın törene katılmadı.
Her şey sessizdi.
Ama bu sessizlik, bir başarının değil, bir fiyaskonun sessizliğiydi.
Ve işte o noktada sahneye Abdülkadir Selvi çıktı.
Yazdı: “MİT operasyon yaptı, kahramanca aldı.”
Hayır. Hiç de öyle olmadı.
Eline tutuşturulan notu yayımladı.
Ortada ne operasyon var, ne zafer, ne kahramanlık.
Ortada çöken bir yapı, çürüyen bir sistem ve üzerine yalanla örtülen bir kepazelik var.
Bu rejim mitin en üst düzey iki daire başkanını pkk ya kaptırdı.
Ve 8 yıl sonra pkk tarafından teslim edildi.
Hem de bütün gizli bilgileri konuşturarak.
Xxxxx
“15 Temmuz’un Kara Kutusu: Gizlenen CD
Bir CD var…
Altı ay 15 Temmuz’dan tam 6 ay önce MİT’in kasasına girdi ve bir daha asla çıkmadı.
O CD’nin içindekiler, bu ülkenin en büyük yalanını paramparça edecek kadar güçlüydü.
CD’yi götüren kişi bir binbaşıydı. Adı Osman Karaca.
Vatanı için, milleti için çok önemli bir ihbarı olduğunu söyledi.
Elinde bir CD vardı.
MİT’in kapısına dikildi ve dedi ki:
“Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar darbe planlıyor.
Harekât planını hazırlattı. Tüm deliller bu CD’nin içinde.”
MİT ne yaptı?
Görüntülü mülakat yaptı, tutanak tuttu, CD’yi teslim aldı.
Ve sonra… karanlık.
Ne Cumhurbaşkanı bilgilendirildi, ne soruşturma başlatıldı, ne de darbe planları önlendi.
CD bir kasaya kaldırıldı, üstüne kilit vuruldu.
Ve sabırla 15 temmuzun kumpasının olması beklendi.
Yıllardır bize başka bir hikâye anlattılar.
Dediler ki:
“15 Temmuz günü, saat 14.20’de, kahraman bir binbaşı MİT’e geldi, darbe olacağını söyledi. Darbeciler paniğe kapıldı, planı erkene aldı, devlet son anda darbeyi önledi.”
Ama saklanan o cd kumpasın çok önemli bir parçasıydı.
Gazeteci Adem Yavuz Aslan 15 Temmuz ile ilgili önemli bir bilgiyi bizlerle paylaştı.
İhbarcı Binbaşı Osman Karaca sadece 15 Temmuz günü gitmedi MİT’e.
Altı ay önce de gitti. Aynı ihbarı yaptı, aynı uyarıyı verdi, aynı tehlikeyi söyledi. Bir de o cd yi teslim etti.
Osman karacının ifadesi kameraya alındı, tutanak tutuldu.
Düşünün…
15 Temmuz’dan 6 ay önceden, kendi Genelkurmay Başkanı’nın bir darbe hazırlığı içinde olduğunu söylüyor bir subay.
Elinde deliller var. MİT biliyor.
Ama hiçbir şey yapılmıyor.
Ne Erdoğan’ın kulağına gidiyor, ne Hulusi Akar sorgulanıyor, ne de bu ülkenin güvenliği için en küçük bir adım atılıyor.
Tam tersine, MİT darbe yapacağı söylenen kişiyle, Hulusi Akar’la ertesi gün oturup toplantı yapıyor.
Normalde mit müsteşarı Hakan Fidanın koşa koşa Erdoğan’a bunu bildirmesi beklenir değil mi? Ardından da Erdoğan düğmeye basıp darbe teşebbüsünü başlamadan bitirmesi beklenir.
Ama öyle olmuyor işte.
Bir an hayal edin… Size “Şu adam yarın evinizi yakacak” diyorlar, siz gidip onunla kahve içiyorsunuz.
Bu akılla açıklanır mı? Yoksa başka bir oyun mu oynanıyor?
Şimdi adım adım ilerleyelim.
Sonra ihbarcı binbaşı Osman Karaca’nın başına ne geliyor peki?
Önce KHK ile ordudan atılıyor, “Cemaatçi” diye damgalanıyor.
Ama hemen ardından MİT kadrosuna alındığı açıklanıyor.
Tuhaflıklar zinciri devam ediyor.
Savcı Alpaslan Karabay, Karaca’nın ifadesini almak istiyor. Normaldir, değil mi?
Soracak: “Bu bilgiyi kimden aldın? Başka ne biliyorsun? Darbe nasıl planlanıyordu?”
Ama MİT izin vermiyor.
Binbaşının ağzı mühürleniyor, dosyası kayboluyor ve Osman Karaca sırra kadem basıyor.
Ve hikâye burada bitmiyor.
Bir başka isim daha var: Mehmet Esat Özormancık.
Kara Havacılık’ta görevli bir pilot, aynı zamanda MİT elemanı.
Maltepe Işıklar askeri lisesi kökenli bir subay.
Özormancık aynı ihbarcı binbaşı Osman Karaca gibi mit elemanı.
15 Temmuz çatı davasında “Gizli Tanık Abdullah” kod adıyla ifade veriyor.
Mahkemede açıkça söylüyor: “Hulusi Akar’ın darbe planladığını MİT’e bildirdim.”
Bu ifade, mahkeme kayıtlarına resmi olarak giriyor.
Yani sadece Osman Karaca değil, ikinci bir MİT elemanı da aylar öncesinden aynı uyarıyı yapıyor.
İki ayrı subay, iki ayrı ihbar, aynı isim: Hulusi Akar.
Ve yine sessizlik… Erdoğan hiçbir şey yapmıyor, tek bir soru bile sormuyor.
Şimdi taşları birleştirelim.
Ve şu soruyu soralım.
Bu iki mit elamanının 15 temmuzu önceden haber etmelerindeki amaçları neydi?
Darbeyi önlemek için mi bu ihbarları yapmışlardı?
Hayır, bu ihbarların amacı darbeyi önlemek değildi.
bütün bu “ihbar” trafiği, bizim zannettiğimiz gibi darbenin önlenmesi için değildi. Belki tam tersine, darbenin inandırıcı bir şekilde sahneye konması için gerekiyordu.
Amaçları, bu ihbarlarla Genelkurmay’da ve MİT’in belli katlarında “Hulusi Akar gerçekten darbe yapacak” fikrini yerleştirmekti.
Akar’ın başkanlığında emir komuta zinciri içinde darbe yapılacağı fikirini vermekti.
15 Temmuz’a zemin hazırlamaktı.
Çünkü Hulusi Akar zaten kendi çevresinde, koridorlarda, toplantılarda, sağda solda “darbe yapacağını” ima eden sözler söylüyordu.
Kimi subaylara darbeyi kendisinin planladığını açık açık dillendiriyor, böylece darbe fikri yavaş yavaş normalleşiyor, zemin hazırlanıyordu.
Osman Karaca’nın altı ay önce yaptığı ihbar, Mehmet Esat Özormancık’ın MİT’e verdiği bilgi, işte bu zemini pekiştiriyordu.
İhbarlarla bu söylentiler pekiştirildi, inandırıcılık sağlandı, darbenin başına Akar’ı yazacak bir senaryo adım adım örüldü.
Ve o gece geldiğinde, biz sadece aylar önce yazılmış bir oyunun son sahnesini izledik.
Figüranlar belliydi, kahramanlar önceden seçilmişti, hainler çoktan damgalanmıştı.
Şimdi tekrar soralım:
Altı ay önceden yapılan ihbarlar, teslim edilen deliller, iki ayrı MİT elemanının ifadeleri…
Neden hiçbir şey yapılmadı?
Neden Erdoğan “Hulusi paşa bana darbe yapacakmışsın” diye sormadı? Hesaba çekmedi?
Çünkü bazen bir sırrı saklamanın en kolay yolu hiç soru sormamaktır.
15 Temmuz’un gerçek hikâyesi bir gün anlatıldığında,
Kahraman sandıklarımızın aslında hangi oyunların parçası olduğunu, hangi anlaşmalarla, hangi kirli pazarlıklarla bir ülkenin kaderinin yeniden yazıldığını göreceğiz.
Ama o güne kadar bize masallar anlatmaya devam edecekler.
Ve her masalda olduğu gibi, gerçek kahramanlar hep sessiz, gerçek hainler hep alkışların içinde kalacak.
YAZININ VİDEO HALİ https://youtu.be/9RFXqfQyvIA