AT İFTİRAYI VER 2 MİLYONU KAPATALIM KONUYU! MÜCAHİT BİRİNCİ OLAYI!

Adaletin koridorlarında bugün ağır bir koku dolaşıyor.
Bu ne vicdanın kokusu bu, ne de hukukun.
Paranın kokusu.
Tam olarak iki milyon doların kokusu.

Bir mahkûmun kulağına eğiliyor biri.
Fısıltılar değil artık bunlar, bildiğiniz pazarlık cümleleri.
Pazarlık değil bu; tarife.
Yargının güncel fiyat listesi:
“Şu ifadeyi imzala… Yanına da 2 milyon dolar koy… Kapılar açılır, güneş girer içeri, dışarı çıkarsın.”

Bu bir hikâye değil.
Bu, bu rejimin işleyişinin açık tarifidir.
Yıllardır Cemaat davalarında, KHK’lı yargılamalarında, “örgüt üyeliği” yaftalarının altında duyulan tanıdık cümlelerin yeni versiyonu.
Masum insanları tutuklayıp yolmak…
Mahkûm edip soymak…
Hem hapse tıkmak, hem de yolmaya kalkmak.
Erdoğan rejimi böyle işliyor.
Yani “yeni” bir şey yok.
Bu “devlet” değil.
Bu “organize suç örgütü.”

Şimdi karşımızda Mücahit Birinci vakası var.
Yazar Yavuz Bahadıroğlu’nun asıl adı ile Niyazi Birinci’nin oğlu, Avukat, eski AKP MKYK üyesi.
Sarayın halı kaplı koridorlarında yıllarca koşmuş bir isim.

CHP lideri Özgür Özel açıklıyor: Mücahit Birinci, İBB dosyasından tutuklu iş insanı Murat Kapki’yi cezaevinde ziyaret ediyor.
Masaya 1,5 sayfalık bir ifade bırakıyor.
Kısa ama keskin:
“Bunu imzala. 2 milyon dolar da ver. Sonra tıpış tıpış çıkarsın.”
Bu ifadeye “hukuki belge” değil, “tahliye tarifesi” demek daha doğru olur.

Bunun üzerine Murat Kapki, Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı’na resmi şikâyet dilekçesini veriyor.
Dilekçede şu ifadeler geçiyor:
“Bana iftira yazmam teklif edildi.”
“2 milyon dolar vermem istendi.”

İçinde “ifade dayatması” var.
Ve iki milyon dolar.

Bakın mesele sadece bu para değil.
Bu cümlenin ucunda, adaletin olmayan bağımsızlığı var.
Savcılığın olmayan tarafsızlığı…
Yargıç kürsüsünün olmayan haysiyeti var.

14 Ağustos’ta Özgür Özel çıkıyor kameraların karşısına:
“AK Toroslar çöküyor,” diyor.
Mücahit Birinci’nin yediği naneleri açıklıyor.

Hemen ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek devreye giriyor.
Evet, Akın Gürlek…
Erdoğan’ın en sadık yargı neferi.
Sarayın yargıdaki en güvendiği kurşun asker.
Soruşturma başlatılmış.

Bu ülkede Akın Gürlek’in başlattığı bir soruşturmanın adaletle sonuçlandığı görülmüş müdür?
Bunun için kâhin olmaya gerek yok.

Fakat beni asıl düşündüren başka bir şey:
Bu iki milyon doları Mücahit Birinci kendisi için mi istemiştir?
Yoksa bu, “paylaşılacak” bir para mıdır?
Yoksa “yukarı” ile bölüşülecek bir ganimet midir bu para?
Kaçı Saray’a, kaçı Birinci’ye gidecektir?
Bu iş bir “üst akıl”ın bilgisi dahilinde mi yürütülmüştür?

Yok eğer “Ben de yiyim biraz, herkes yiyor” diye tek başına girdiyse bu yola, o zaman yandı demektir.
Birinci fena pişti oldu demektir.
Saray, tek başına hırsızlık edenleri sevmez.
Paylaşmayı bilmeyene siyaset nedir öğretirler.
Çünkü bu rejim, ortak yemeyi sever.
Tek başına çalanı, önce pişirir, sonra harcar.

Bu soruların cevabı önümüzde ortaya çıkar.
Mücahit Birinci pişti mi, yoksa terfi mi etti, onu yakında göreceğiz.

Peki Mücahit Birinci ne diyor?
Bir Twitter paylaşımı:
“Şu zırvalar bir bitsin… Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Bu cümleyle savunma mı yapılır?
Ne tarih var, ne detay…
“Gelecek” diyor.
Ne gelecek dersiniz? Yeni bir iftira mı, yeni bir senaryo mu, yoksa başka bir pazarlık mı?
Yoksa Mücahit yakalandı, yıprandı; başka bir tahsilatçı mı?

Şimdi gelin, şu iki kelimeye odaklanalım: İki milyon.
İki milyon dolar, bir yargı kararının bedeli olabilir mi?
Bu soruyu İsveç’te sorsam herkes “hayır” der.
Ama Erdoğan rejiminde sorduğumda cevap şu olur:
“Yok kardeşim, o iş 3 milyona çıkar.”
Çünkü burada adalet bir sistem değil, bir borsa.

Bu borsada şöyle işliyor:
İftira + İmza + 2 milyon dolar = Tahliye

Bu “rejim borsası”dır.
Bu, saray yargısının işleyiş biçimidir.
İftira metnini hazırla, imzayı at, 2 milyon dolarını ver…
Sonra özgürsün.
Suçlu olup olmaman mühim değil.
Cebin dolu mu?
Evetse mesele yok. Hemen tahliye gelsin.

Ama olay bununla bitmiyor.
Bu sefer sıraya iftira atılanlar sokulur.
Bunlar derhal hepsi hapse atılır.
Ardından da AKP’nin mücahitleri sinek gibi başlarına üşüşür.
Yeni iftira metinleri hazırlanır.
İmzala, ver parayı, serbestsin denir.
Yolma bu sefer yeni masumlar için uygulanır.
Ve sistem böyle sürer gider.

Bu bir hukuk devletinin hikâyesi değil.
Bu, çöküşün hikâyesi.

Bir ülkede “para + imza = özgürlük” denklemi kuruluyorsa,
Orada kimse güvende değildir.
Ne gazeteci, ne öğretmen, ne politikacı, ne de sabah evinden çıkan sade bir yurttaş.

Eğer 2 milyon dolar bir cezaevinin kapısını açabiliyorsa,
Yarın 20 milyon bu ülkenin kaderini değiştirir.
Adaleti satan, daha büyük paraya bu ülkeyi de satar.
Satıyorlar da.
İş sadece rakama bakar.

Yargı yargı değil sanki tahsilatçı.
Gerçi tahsilatçı ifadesi masum kalır. Mafya demek daha doğru.
Bildiğiniz organize suç örgütü olarak çalışıyorlar.
Muhalif kim varsa içeri atıp bir de yolma düzeni.

Adalet artık bir çanta para karşılığı alınan bir “hizmet.”
Bir sektöre dönüştü.
Tutuklu pazarları kuruldu, müşteri avına çıkıldı.
Herkesin bir bedeli var.
Kimsenin değeri yok.
“İftiranı yaz, İmza at, parayı ver, çık!”
Yargının mezar taşına bunu yazmak lazım.

Bu rejimin adı artık belli:
“Satılık Adalet Rejimi.”

AKP’nin mücahidi yakalanınca sinirleri fena bozuldu.
İki yandaş birbirine girdi; hem de ne ağır hakaret ve küfürlerle.
Mücahit Birinci ile gazeteci Nedim Şener, saatlerce süren Twitter sokak kavgası yaptılar.
Mücahit Birinci, Şener’e “kolpacı kefal”den “alkolik”e, “akılsız”dan “operasyonun parçası”na uzanan ağır ifadelerle yüklendi.
Şener de ağır küfürler etti Mücahit’e.

Bu metinleri buradan okumam doğru olmaz, sadece paylaşıyorum.
Ha bu arada… Sarayın yazarı yazdıklarını hemen sildi.
Yukarıdan fırça geldi, anlaşılan.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir