Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde, parfüm üretimi ve depolaması yapılan bir fabrikada çıkan yangında iki çocuk ve dört kadın işçi hayatını kaybetti. Alevler binayı sardığında, o kadınlar ve çocuklar son anlarında birbirlerine sarılarak can verdiler. Düşünün, yanarak ölürken bile sarılacakları tek şey birbirleriydi. Ne bir devlet, ne bir sendika, ne bir toplum… Kimse yoktu yanlarında. Sadece birbirlerinin ellerine tutunabildiler.
Nasıl da sıradan bir haber gibi geliyor, değil mi? Televizyonlarda birkaç saniyelik bir alt yazı, internette birkaç satırlık bir haber, sonra gündem değişir. Ama bu sıradanlığın altında, Türkiye’nin bütün çürümüşlüğü gizleniyor. Gelin bu habere biraz daha yakından bakalım. Çünkü bu olay, yalnızca altı kadının ölümü değil; bu ülkenin nasıl bir yere dönüştüğünün röntgenidir.
Önce şunu açıkça söyleyelim: Bu bir kaza değil. Bu, göz göre göre gelen bir iş cinayeti. Daha doğru bir ifadeyle, işçi cinayeti. Çünkü burada ortada ne kader var, ne talihsizlik. Ortada sistemli bir ihmal, yıllara yayılan bir vurdumduymazlık ve kurumsal bir çürüme var.
Birincisi: Ruhsatsızlık ve Göz Yumulmuş Tehlike
Fabrika ruhsatsız çalışıyormuş. Defalarca şikâyet edilmiş, defalarca uyarı yapılmış. Ama değişen hiçbir şey olmamış. “Bir şey olmaz” cümlesi, bu ülkede her felaketin ilk bahanesi haline geldi. Tehlikeli kimyasalların depolandığı, patlama riski taşıyan bir işletme olduğu defalarca bildirilmiş. Ama devletin kulağı yine tıkalıymış.
Dahası, denetim yapması gereken kurum fabrikanın aynı bölgesindeymiş. Yani gözden uzak bir yerde değil, tam burnunun dibindeymiş. Devlet, “görmemek” için özel bir çaba sarf etmiş adeta. Çünkü bazen körlük bir kusur değil, bir tercihtir. Görmemek istemişler. Duymamak istemişler. Müdahale etmemek, bu düzende sessiz bir onay anlamına geliyor artık.
İkincisi: Çocuk İşçiler – Sessiz Bir Utanç
Bu fabrikada çocuk işçiler çalıştırılmış. Yangında yaşamını yitiren Cansu Esatoğlu 16, Nisa Taşdemir ise 17 yaşındaydı. Düşünün, dünyanın birçok ülkesinde bu yaşta gençler okul kantininde sandviç yerken, bizim ülkemizde aynı yaşta kız çocukları parfüm dolum tesisinde yanarak ölüyor.
Bu ülke, çocuklarını okula değil, sigortasız fabrikalara gönderiyor. O çocuklar, asgari ücretin bile altında, hiçbir iş güvenliği olmadan çalıştırılıyor. Bu, yoksulluğun dayattığı bir kader değil, sistemin ürettiği bir zulümdür. Ve herkes biliyor. Herkes görüyor. Ama kimse konuşmuyor.
İktidar ve işveren el ele vermiş durumda. İşverenin çıkarı, iktidarın sessizliğiyle korunuyor. Sonra bu ölümler “fıtrat” denilerek meşrulaştırılıyor. Böylece devlet, suçluluğunu dua ile, toplumu da unutkanlıkla yıkıyor.
Üçüncüsü: Kadın Emeği – En Ucuz Emek
Bu hikâyede bir başka acı tablo daha var: kadın emeğinin değersizleştirilmesi. Kadınlar, evine üç beş kuruş götürebilmek için yanıcı kimyasalların içinde, nefes alınamayan o fabrikalarda çalışıyor. Ne güvenlik önlemi var ne de sosyal hak. Kadın emeği bu ülkede en ucuz, en kolay harcanan emek haline geldi.
Devletin gözünde bu kadınlar sadece istatistiklerde “kadın istihdamı artıyor” satırında bir sayı. Oysa gerçekte bu, istihdam değil; emek sömürüsünün en çıplak halidir. Kadınlar o fabrikalarda üretmiyor, hayatta kalmaya çalışıyor. Ve sistem, onların ölümleri üzerinden bile propaganda yapmaktan çekinmiyor.
Dördüncüsü: Parfümle Susturulan Denetçiler
Bu ülkede denetim artık kâğıt üzerinde kalmış bir formaliteden ibaret. Yangın merdiveni yok, acil çıkış yok, yangın tüpleri çalışmıyor. Ama “denetim raporları tamam” diye dosyalar kapatılmış.
Bir genç işçi anlatıyor:
“Patron, denetçiler geldiğinde onlara parfüm hediye edip gönderirdi.”
Evet, bu ülkede denetim artık rüşvetle, kokuyla, hediyeyle yapılıyor.
Bir sistem düşünün; çocuklar yanıyor, denetçiler parfüm kokusuna boğulmuş.
Bu sadece bir fabrikanın değil, bir ülkenin utancıdır.
Koskoca bir sistem çürümüş durumda. Alevler içinde yanan o çocukların kokusunu bastırmak için, artık parfüm bile yetmiyor. Çünkü o koku, vicdanın yanık kokusu.
Beşincisi: Denetim Kurumu Komşuydu
Yangının yaşandığı Dilovası, Türkiye’nin en kirli, en sanayileşmiş bölgelerinden biri. Hemen yakınında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü var. Yani fabrikanın tehlikeli kimyasallar açısından birinci derecede denetiminden sorumlu kurum.
Evet, yanlış duymadınız: Denetim yapması gereken kurum, fabrikanın neredeyse komşusu. Fiziksel olarak birkaç yüz metre ötede, ama denetim açısından kilometrelerce uzakta.
İşte bu, Türkiye’nin devlet yapısının özeti:
Kurumlar yerinde duruyor, ama içleri boş.
Devlet orada, ama devlet yok.
Bu ülkede denetim değil, görüntü var. Sistem “yanı başında bile denetleyemeyen bir devlet”e dönüşmüş durumda.
Altıncısı: Vicdanın ve Hafızanın Çöküşü
Bu düzen yalnızca o çocukları ve kadınları yakmadı; vicdanı, adaleti ve insanlığı da yaktı.
Ama biliyoruz, birkaç gün sonra bu haber unutulacak.
Yetkililer yine çıkıp “Bu işin fıtratında var” diyecek.
Toplumun büyük kısmı birkaç dakika üzülecek, ardından televizyon başında dizisini açıp kaldığı yerden devam edecek.
Böylece bu ülkenin en güçlü kurumu olan cezasızlık yeniden devreye girecek.
Hesap vermemek, sorumluluk almamak, garibanın üstünde tepinmek…
Bunlar artık sistemin normal refleksleri haline geldi.
Birkaç Kilometre Ötede: Gebze Trajedisi
Birkaç kilometre ötede, Gebze’de başka bir trajedi yaşandı. Bir bina çöktü; dört kişilik bir aile hayatını kaybetti, bir genç kız tek başına kaldı. Bu sıradan bir çökme değil.
2019’da metro inşaatı devredilirken hazırlanan teknik raporda, 71 binanın kamulaştırılması gerektiği açıkça belirtilmişti. Ama o rapor rafa kaldırıldı. Çünkü 2019’dan bu yana üç farklı bakan geldi geçti: Cahit Turan, Adil Karaismailoğlu ve Abdulkadir Uraloğlu. Altı yıl boyunca o rapor tozlu raflarda bekletildi, kimse o binaları istimlak etmedi.
Ve sonunda o 71 binadan biri çöktü.
Bir aile yok oldu.
Bu sadece bir binanın değil, devletin sorumluluk duygusunun çöküşüdür.
Bir aileyi üç bakanın ihmali öldürdü; bir ülkeyi ise bu vurdumduymazlık öldürüyor.
Sonuç: Çürümüşlük Parfümle Kapatılmaz
Dilovası’ndaki yangın da, Gebze’deki çökme de aynı şeyi söylüyor:
Bu ülke artık denetlenmiyor, yönetilmiyor, sadece idare ediliyor.
Ve bu idarenin tek kokusu var: çürüme.
Ne kadar parfüm sıkarsanız sıkın, bu kokuyu bastıramazsınız.
Çünkü bu koku, sistemin değil, toplumun içine işlemiş bir çürümenin kokusudur.
Bu ülkede çocuklar çalışıyorsa, kadınlar yanıyorsa, denetçiler parfümle susturuluyorsa,
orada devletin değil, çürümüş bir düzenin kokusu vardır.
Ve biz, bu kokuyu bastırmaya değil, hesap sormaya mecburuz.