Hizmet Hareketi’nin Şeffaflaşamama Problemi

Hizmet Hareketi’nin Şeffaflaşamama Problemi

Hizmet’e gönül verenlerin kendilerini gizlediği, kimliklerini beyan etmekten kaçındıkları, ilişkiler ağının bilinmediği sık yapılan eleştiriler arasında.

Demokratik, hukuk devletinde hiç bir kimsenin inancını, ırkını, mezhebini, siyasal düşüncesini, aidiyetini açıklamaya zorlanamayacağı esas olmakla birlikte üzerinde durulması gereken bir ‘sorundur’ bu.

Türkiye gerçeklerinden uzak bu eleştirinin mutlaka cevaplanması gerektiğini düşünüyorum.

Evet, Hizmet gönüllülerinin çoğunun kamusal alanda kendilerini gizlediği doğrudur. Ama bu ifadenin daha doğrusu kendilerini gizlemek zorunda kalmaları gerçeğidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Aleviler, Ermeniler, Museviler, Romanlar, Süryaniler, kısaca sistemin ötekileştirdiği bütün gruplar neden kimliklerini gizlemek ihtiyacını duyuyorsa Hizmet Hareketi gönüllüleri de o sebepten kimliklerini gizliyorlar.

Kimliklerini ifade etmeme Hizmet Hareketi dahil bütün dini gruplar ve ötekileştirilenler açısından istenerek yapılan bir tercih değil, bu bir mecburiyettir.  

Evet bu bir mecburiyet. Yoksa kimse fantezi olsun diye kendi ülkesinde çift kimlikle yaşamak istemez.

Hizmet Hareketi özelinde şeffaflık konusuna girmeden önce problemi daha iyi anlamak için Cumhuriyetin kuruluşuna kadar gitmemiz gerekli.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ‘tasarlanan’ millet tarifi imparatorluk bakiyesi olan Anadolu toplumuna uygun değildi. Bu toplum çok kültürlü, çok etnisiteli, çok mezhepli, çok dinli, alabildiğine renkli bir toplumdu. Ulus devlet mantığı içerisinde toplumu homojenleştirme çabasına girildi.

Bütün bir toplum aynı kalıba dökülmek istendi. Bu kalıp ‘laik yaşam tarzlı Sünni Türk’ kalıbıydı. Bu parantezin dışında kalan herkes ‘ötekiydi’.

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes laik yaşam tarzlı olmalıydı. Aksi takdirde ‘gerici ve örümcek kafalı’ yaftası yenirdi. Devlet kurumlarına girmeleri mümkün de olamazdı. Hele bu kişilerin cemaat ve tarikat olarak örgütlenmeleri asla kabul edilebilecek şeyler değillerdi.

Ayrıca Alevi olmak da sorundu, Kürt olmak da sorundu, gayrimüslim olmak da sorundu.

Sünni ve Türk olmak da her zaman yetmiyordu. Devletin istediği kadar Sünni, devletin istediği kadar da Türk olmak zorunluluğu vardı. Ne bir eksik ne de bir fazla. Toplum açısından bunun ayarını tutturmak da kolay olmuyordu. Biraz fazla Türkçülük yaparsanız -dönemsel olarak- mesela 1980 darbesi sonrası hapishanelerde tırnaklarınız sökülebilirdi.

Peki, ‘laik yaşam tarzlı Sünni Türk’ parantezi dışında kalan milyonların rahat ve huzur içinde yaşamaları, birinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri için ne yapmaları gerekiyordu?

Birinci alternatif, asimile olmaktı. Kürt Kürtlüğünden, Alevi Aleviliğinden, dindar dindarlığından vazgeçmesi gerekiyordu.

Asilime olmak istemeyenler yada asimile olamayanların önlerinde üç seçenek vardı?

Birinci seçenek kimliklerini gizleyerek toplumda yaşamak.

İkinci seçenek ülkeyi terk etmek.

Üçüncü seçenek isyan etmek. Bazı Kürt gruplar bu seçeneği tercih etti.

Ötekileştirilmişlerin büyük bir kısmı kimlik ve aidiyetlerini gizleyerek toplumsal alanda ve devletin içinde var olmaya çalıştılar.

Devlet içinde var olma çabası devletten gelecek kötülüklere karşı kendini güvende hissetme refleksiydi. Özellikle Alevilerin yargıda yapılanmaları maruz kaldıkları ayırımcılığa karşı korunma dürtüsünün sonucuydu.

Ötekiler, evlerinde kimlik ve aidiyetlerini yaşarken evlerinin dışında maske takarak yaşadılar. Kendilerini gizlediler. Devlet ile olan ilişkilerinde ayrımcılığa uğramamaları, toplumdan dışlanmamaları buna bağlıydı. 

Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti koskocaman bir maskeli baloya dönüştü.

Ermenilerin, Süryanilerin, Rumların, Musevilerin büyük bir kısmı ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Müslüman olmadıkları için asilime olma ihtimalleri de yoktu zaten. Ülkeyi terk edemeyenler de kimliklerini gizleyerek, isimlerini değiştirerek hayata tutunmaya çalıştılar.

Cemaatler ve tarikatlar da bu ötekileştirmeden önemli ölçüde nasiplerini aldılar. Bin yıldan beri Anadolu’da var olan bu geleneksel yapılar laik Cumhuriyetin tarif ettiği yapılara uymuyordu. Cumhuriyet tarihi boyunca her türlü baskıya rağmen, gizlenerek de olsa varlıklarını hep korudular.

Erdoğan’ın kendini milat kabul edip Eski Türkiye -Yeni Türkiye diye Cumhuriyet tarihini ikiye bölmesi ötekileştirilenler açsından pek bir şey ifade etmedi.

Erdoğan’a biat eden cemaatler dışında ötekiler öteki olmaya devam ettiler. Ne Kürt meselesi, ne Alevilere, Romanlara yapılan ayırımcılık, ne de gayrı Müslimlere yapılan haksızlıklar çözüldü. 

Erdoğan selefi olan laik Kemalist sistemin hastalıklarını bünyesinde aynen devam ettirdi.

Takkesiz Kemalizm’den takkeli Kemalizm’e geçmiş olduk o kadar.

Sadece öteki tanımı değişti ve biraz daha genişledi. Erdoğan’a muhalif herkes artık ötekiydi.

Bu arka plan anlatımından sonra şimdi gelelim Hizmet Hareketi özelinde şeffaflık meselesine.

Hizmet Hareketi gönüllüleri de diğer ötekiler gibi sistemin ayırımcılık ve ötekileştirme çabalarına hep muhatap oldu. Netice de onlar da bir dini cemaatti. 1971, 1980 darbeleri sonrasında, 28 Şubatta hep hedefteydiler. Fethullah Gülen yıllarca arandı. Yıllarca mahkemelerde yargılandı. Hizmet gönüllüleri sürekli fişlendi, sürekli baskılara muhatap oldu.

Ama onlar ülkeyi terk etmediler, isyan edip dağa da çıkmadılar. Sistem içinde kalarak, kamusal alanda kimliklerini söylemeyerek var olmak çabasına girdiler.

Okullar açtılar, yurtlar açtılar. Buralardan yetişen gençler özel sektörlerde çalıştıkları gibi devlet kademelerinde de pozisyon aldılar. Yukarıda ifade ettiğim sebeplerden dolayı da pek çokları itibarı ile Hizmet ile olan ilişkilerini söylememeyi, saklamayı tercih etti.

Gizlenme Hizmetin tercihi olmadığı gibi bir fantezi de değildi. Bir mecburiyetti. Sistem başka çıkar yol bırakılmamıştı kendilerine.

Bununla birlikte Hizmet Hareketi’nin ilk şeffaflaşma çabası 1994 yılı itibarı ile Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üzerinden oldu. Kapılanı medyaya açtı. Fethullah Gülen nasıl bir Türkiye özlemi içinde olduğunu ‘demokrasiden dönüş yok’ diyerek ifade etmişti. Özlemini duyduğu kimsenin inançlarından, fikirlerinden, kimliklerinden dolayı kınanmadığı, hukukun üstünlüğünü esas almış bir Türkiye’ydi.

Bu topraklarda bin yıldan beri kapalı yapılar olarak hayatiyetlerine devam eden cemaat geleneğine aykırı bir hamleydi bu. Bir ilkti. Türkiye’nin normalleşme sancıları açısından oldukça önemliydi.

Ayrıca Hizmet Hareket’i bu hamlesiyle cemaatler ve Laik Cumhuriyet arasında var olan tahammül odaklı konsensüsü bozdu. Laik Cumhuriyet cemaatleri yok edememiş ama kendi içinde kapalı kalmak ve taşmamak şartı ile kabul etmek zorunda kalmıştı. Cemaatler ancak “Çarşamba’nın” dışına çıkmadığı süreçte tahammül edilebilirdi.

Hizmet Hareketi açılımları ile kendi “Çarşambasının” dışına çıktı. Aslında bu ‘cemaatten’ ‘harekete’ geçiş süreciydi.

Bu Laik Cumhuriyetin İslamofobik derin sahiplerini rahatsız etti. Arkasından 28 Şubat süreci geldi. Bu süreçte Hizmet Hareket’ine karşı büyük bir kampanya başlatıldı. Yok edilemese de ‘Çarşambasına’ tekrar sokulmak istendi.

Böylelikle Hizmet’in ilk şeffaflaşma hamlesi başarıya ulaşamadı, akim kaldı.

Hizmet Hareketi’nin ikinci ve son şeffaflaşma hamlesi ise AKP döneminde oldu.

Hizmet, AKP döneminde artan şeffaflaşma eleştirilerine karşı tarihi bir hamle daha yaptı. Bu tarihi hamle aynı zamanda Hizmet’in tarihi hatası oldu. Çünkü bu hamle Türkiye ve AKP gerçeğinden uzak bir hamleydi.

Neydi bu hamle?

Hizmet gönüllüleri artık kimliklerini gizlemek yerine meslek gruplarına göre dernekler, sendikalar kurarak ve oralarda örgütlenmeyi tercih ettiler. İşçisinden memuruna, öğretmeninden işadamına kadar Hizmet gönüllüleri buralara kaydoldular. Kimliklerini böylelikle açıkta ifade etmiş oldular. Bu iyi niyetli ama bir o kadar da safça bir hamleydi.

Bu şeffaflaşma çabasının nasıl büyük bir hata olduğunu yaşadığımız cadı avı sürecinde çok net bir şekilde gördük. Ev hanımı, işçi, memur, işadamı on binlerce Hizmet gönüllüsü önce fişlendi, sonra teker teker toplandı, mallarına el kondu, hapse atıldı, işkence gördü.

Hizmet Hareketi, şeffaflaşma gayretlerinin Türkiye gerçeklerinde ne kadar yanlış ve lüks olduğunu acı bir şekilde iki kere yaşadı.

Türkiye devlet ve toplum olarak hala bir Nazi Almanyası potansiyeli taşımaktadır. Bu potansiyel devletin derin sahipleri tarafından istedikleri an ortaya çıkartılabilmekte, istedikleri gruba karşı linç kampanyası yapılabilmektedir.

Halen devam etmekte olan cadı avı bunun en büyük delilidir. 

Alevilere yönelik Dersim, Madımak, Maraş, Çorum katliamları, Kürtlere yönelik Zilan katliamları ve bugün devam eden benzerleri, Ermeniler yönelik tehcir ve katliamlar, Hizmete yönelik cadı avları devlet içinde odaklanmış aynı zihniyetin ürünleridir.

Ve bu zihniyet bugün hala yerli yerinde duruyor.

Bu zihniyet öteki olarak kabul ettiği grupların şeffaflaşarak ‘legalleşmelerini’ istemiyor. Bırakın şeffaflaşmalarını varlıklarından dahi rahatsız oluyor.

Bu zihniyet değişmediği sürece  Hizmet Hareketi dahil bütün ötekilerin şeffaflaşmalarını beklemek, talep etmek, bu yönde eleştirilerde bulunmak ya cahillikten yada kötü niyetten kaynaklanmaktadır.

Devletin topluma ideolojik, kimliklere müdahaleci, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı yaklaşımı son bulmadan, bu konuda da yeterli güvenceler verilmeden kısaca tam anlamı ile demokratik, hukuk devleti olmadan ve toplum bu bilince ulaşmadan ötekileştirilmiş hiç bir sosyal grup şeffaflaşmayacak ve kimliklerini açıkça ifade etmeyeceklerdir.

Hizmet Hareketi gönüllüleri yaşadıkları bu travmayı uzun yıllar atlatamayacağı da muhakkaktır. Bu sebeple özelikle kısa ve orta vadede kimliklerini açıkça ifade etme konusunda hep tedirgin olacaklarını tahmin etmek zor değildir.

Bunlarda İlginizi Çekebilir

Yorum Yapın